Simone de Beauvoir'dan Nelson Algren'e;

Nelson, aşkım,

Biliyorsun o sevgili mektuplarının altına el yazınla yazdığın ismini nasıl da seviyorum, işte bu yüzden bu ismi kullanmaya karar verdim. Yakışıklı bir adamın kullanabileceği güzel bir isim. Sana çok yakışıyor. Senin ismin ya bu yeter aslında. Seninle ilgili hiçbir şeyden şikayetçi değilim, her şeyini olduğu gibi kabul ediyorum.

İşte böyle biricik aşkım. Bu sabah köy nasıl güzeldi bir bilsen. Öyle huzurlu, öyle sessiz, öyle sıcaktı ki. Bu güzelliği İngilizce kelimelerle anlatamam. Aslında İngilizce yazmak benim için bir açıdan iyi. Böylece kötü edebiyat yapamam, aslında hiç edebiyat yapamam. Sadece söylemek istediğim şeyi en kısa yoldan söyleyeceğim: Köy huzur doluydu, sessiz ye sıcacıktı ve çok güzeldi. Akşam yemeğinden sonra bahçede uzun uzun oturup maviliğini, pembeliğini kaybeden gökyüzünü, çatılarda belirmeye başlayan pırıl pırıl ay ışığını seyrettim. İki gözü ve yüreği olan bir insan olduğum için öyle mutlu oldum ki. Bahçede tomurcuk veren öyle güzel güller var ki. Senin benim için aldığın çiçekler (bu çicekleri büyük bir iştahla yiyorum) dışında hiçbir çiçeği sevmem; ama bu güller büyüledi beni. Bu kadar güzel şeyleri kimsenin vermemiş olması çok tuhaf. Sanki bir hediye gibiler; ama kimsenin vermediği bir hediye. Bazı insanlar Tanrı’nın bunları bahşettiğini düşünebilir; ama hiçbir Tanrı’nın bahşedemeyeceği hediyeler bunlar. Kiraz ağaçlarını da çok seviyorum. Saint Remy’den Paris’e kadar tren yolunun kıyısında kiraz ağaçları vardı, hepsinin dallarını kiraz basmış. Çocukluğumdan beri gördüğüm eski bir resim bu; yine de yeni gibi. Sana olan aşkım her gün nasıl yenileniyorsa, bu resim de her yaz öyle yenileniyor...

Dün gece çok geç yattım, şimdi öyle yorgunum ki. Şu anda yataktayım, uyuyacağım. Ancak birkaç kelime daha yazabilirim. Yazarken neler saçmaladığım hiç önemli değil, beni ilgilendiren sadece sana yazdığım gerçeği. Seni öpebilmek gibi bir sey bu. Fiziksel bir şey, sana mektup yazarken parmaklarımda sana olan aşkımı hissedebiliyorum. Kişinin birine olan sevgisini sadece kafasında değil, bedeninin yaşayan herhangi bir parçasında hissetmesi müthiş bir şey. Yazmak öpüşmek kadar güzel değil, hatta biraz yavan, yalnız ve hüzünlü; ama hicbir şey yapmamaktan iyidir.

Başka bir seçeneğim de yok zaten. Görüyorsun işte aklıma ne gelirse yazıyorum, hoşçakal dememek için aptalca şeyler yazıyorum. Bu sabah geçen gece tanıştığım Amerikalı kızla bir saat geçirdim. Cafe de Floreun terasında oturup konuştuk. Güzel bir kızdı; ama aptalın tekiydi. Yine de İngilizce konuştuğum için mutluyum. Başlarda çok utandım, sonra kelimeleri hatırlamaya başladım. Buradan bahçeden, penceremden saat başı uçakların yavaş yavaş havaalanına indiğini ya da uçakların havada şiddetle uçuşunu görüyorum. Ne zaman bir uçak görsem aklıma sen düşüyorsun. Başka bir sürü olayda da sen düşüyorsun aklıma, bir olaya da gerek yok aslında, sen hep aklımdasın. Benimle yazıyorsun, gece gündüz.

Şimdi benimle uyuyacaksın. Hoşçakal, hoşçakal, çok yorgunum. Hoşçakal demek istemiyorsan rüyalarıma konuk ol. Rüyalarıma girme nezaketini göstermiyorsun hiç, keşke bu akşam girsen. Bu mektubumla öpüyorum seni, sonra ışıkları söndürüp gözlerimi kapayacak ve dudaklarımda dudaklarının tadını hissetmeye çalışacağım. Kollarımın belimi sardığını hissedeceğim, böyle uyuyakalırım inşallah.

Simone'un

29 Haziran 1947, Salı

::mektupcu.com güvercini::